Kaleler düşünce…
03/05/2009
Uzun yıllar önceydi. Kendisine ”hayvan Coşkun” diye hitap etmeyi seviyordu. Bu lakap her ne hikmetse onu çok mutlu ediyordu. 4 yabancı dili şakır şakır konuşuyor, üzerine birde Rusça öğreniyordu. İlerlemiş yaşına rağmen, öğrenmenin yaşı yoktur atasözünün ne kadar anlamlı olduğunu onun yaptıklarına bakarak daha iyi kavrıyordum. Acıbadem semtindeki evimizin yakınında, nostalji kokan mobilyalarla dolu, 1950’li yılların mimarisine ait evinde mütevazi ama çok zengin kütüphanesi ile birlikte yaşıyordu. Hayattaki tek varlığı olan pandomim sanatçısı kızının Yunanistan’a gidip, onu terk etmesinin etkisiyle münzevi bir yaşamı seçmiş, bir yandan hayata sarılırken öbür taraftan alkolün esiri olmuştu. Evinde en kıymet verdiği eşyalarından birisi, üzerine titrediği bir satranç takımıydı. Saatler boyu kendi kendine stratejiler geliştirir, sonra kendisini tebessüm ile izlediğim için, ”tek başıma oynuyorum diye bana gülme, gel de bugünlük dersini vereyim” derdi.
Onu bir kez olsun mağlup edememiş, bileğini hiç bükememiştim.
Bir gün suratıma bakıp alaylı ama sevimli bir ifade takınarak, ”gerçekten beni yenmek istiyor musun evlat” dediğinde, daha ben şaşkınlıktan cevap bile veremeden her iki kalesini de avuçları içine alıp ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak, ”işte şimdi bana karşı zafer kazanman için sana bir fırsat veriyorum. Bu oyunda en önemli taş Şah değildir, haydi bakalım başla hamlelerine” demişti.
Belki de dünya üzerinde rakibin hasmına daha maç başlamadan üstünlük sağladığı ilk Krallar oyununu başlatıyordu…
Bugün, Laik Cumhuriyetimizin ”dinsizlik” gibi algılanarak yok edilip, yerine molla rejiminin sinsice yerleştirilebilmesi için laikliğin kaleleri olan kurumların neden birer ikişer düşürülerek ele geçirilmesinin sebebini, hayvan Coşkun’u ilk defa yenerek o satranç tahtasında görüyordum.
Kaleler düşünce her şeyin ne kadar kolay olduğu, haksızca yaptığımız düellonun sonunda kafama dank etmişti.
Cumhuriyetin temel yapısının çökertilip alaşağı edilerek, yerine İslam devleti kurabilmek için korku imparatorluğu kurulduğu, askerlerin, aydınların, hukukçuların, profesörlerin sindirilip, hapishanelere tıkıldığı ve hiçbir hukuk devletinde görülmeyecek antidemokratik uygulamaların en sıradan vatandaşın bile ensesinde gezindiği şu talihsiz günlerde, aldığım o galibiyeti Türkiye’nin geldiği noktaya benzetiyorum.
Güçlü bir satranç ustasının bile kalelerini kaybettiğinde, nasıl hazin bir sona sürüklenişinden çıkarttığım en büyük ders budur.
Meğerse, hayatın 64 karelik bir oyun tahtasına benzediğini söyleyen yaşlı dostum, satrançta kaleler düşünce ne çok şeyin değişebileceğini o zamanlar göstermiş bana.
Cem Akkılıç
5 Mart 2009